<< Çalakalem <<
Yazı ve artalan renk seçimi : Seçenek-I- | Seçenek-II- | Seçenek-III- | Seçenek-IV- | Seçenek-V- | Seçenek-VI- | İlk Durum



Ekonomik Kriz


Benim iş hayatıma denk gelen ilk kriz 1994 yılında oldu. Bundan sonra da iki ileri, bir geri gidip geldik. Krizlerin ardı arkası gelmedi. Bugünlerde gene kriz söylentileri dolaşıyor. Kimi ekonomi sağlam derken, kimi kriz kapıda diyor.

1997 yılında Asya Kaplanları olarak anılan Güneydoğu Asya ülkeleri ciddi bir kriz yaşadılar. İşin ilginci bunların ekonomileri Türkiye gibi kırılgan görünmüyordu. Krizden önce toplam ekonomik büyüklüğü 1.3 trilyon dolar olan Tayland, Filipinler, Güney Kore, Malezya ve Endonezya kriz sırasında yarı yarıya küçüldüler.

Gelişmiş ülkelerin askeri operasyonlarla destekledikleri sömürgecilik anlayışları, zengin doğal kaynaklara ve ucuz işgücüne sahip Asya, Afrika, ve Güney Amerike ülkelerinde bu zengin kaynaklara ulaşmanın bir yoluydu. Zamanla yerel yönetimlerin sömürgeciliğe karşı ayaklanmalarıyla koloni ya da sömürge kavramı yerini "Daha Az Gelişmiş Ülke" tanımına bıraktı. Bu tanım da tepki çekince yerini çok daha kabul edilebilir ve sempatik bir tanım olan "Gelişmekte Olan Ülke" kavramına bıraktı. Bu grupta 30 civarında ülke bulunmakta.

Tanım değişti ama amaç değişmedi. Gelişmiş ülkeler artık askeri güç kullanmak yerine sermaye gücünü kullanıyorlar. Finansal piyasalar üzerinden gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarına ulaşıyorlar. Bu stratejinin başarıya ulaşabilmesi için gelişmekte olan ülke ekonomilerinin dışa açılmaları, finansal sistemlerinin liberalleşmesi ve yabancı sermeye giriş ve çıkışlarına imkan tanıması, dış ticaret rejimlerinin serbestleşmesi ve makro ekonomik politikalarının gelişmiş ülkelerdekilerle daha uyumlu hale gelmesi gerekiyor.

1997 krizinin öncesinde neler oldu?

Gelişmiş ülkelerde faizler düşürüldü. 80'li yıllarda ortalama %10 olan ABD'deki faiz, 90'ların ilk yarısında yarıdan fazla düşerek ortalama %4,9 oldu. Bu ülkelerdeki yatırımcılar paralarını değerlendirecek başka yerler aramaya başladılar.

Gelişmekte olan ülkelerin çoğu, finansal piyasalarını yabancı sermayeye açtılar. Bu sayede yer ve ucuz işgücü gibi sıkıntıları olmayan fakat sermaye sıkıntısı olan yerel yatırımcılar hızlı bir büyüme dinamiği yakaladılar.

Bu yıllarda Güneydoğu Asya ülkeleri sabit kur sistemi kullanıyorlardı. Bu sayede yabancı yatırımcı ileriyi görebiliyordu ve parasını rahatlıkla bu ülkeye getirebiliyordu. Yüksek faiz alırken, ileride hangi kurdan çıkabileceğini de görebiliyordu.

Bunlara ek olarak telekominikasyon ve ulaşım imkanları gelişti, yeni finansal ürünler gündeme geldi. Global sermaye farklı ülkelere yatırım yaparak riskini dağıtma imkanına kavuştu ve geçmişte yaşadığı krizlerin de etkisiyle bu imkanı severek kullandı. Büyük yatırımcıların gelişmekte olan ülkelere yatırım yaptığını gören diğer yatırımcılar, fırsatı kaçırmak kaygısıyla, fazla düşünmeden, sürü psikolojisiyle bu ülkelere yatırım yapmaya başladılar.

Bunların sonucunda 1990-94 yılları arasında Güneydoğu Asya ülkelerine yılda 35 milyar dolar civarında sermaye girişi olurken sadece 1996 yılında 111 milyar dolar sermaye girişi oldu. Bu sermayenin büyük bölümü yabancı bankaların verdikleri kredilerdi.

Tayland 1980 öncesinde pirinç ağırlıklı tarıma dayalı bir ülke konumundayken 1980 sonrasında sanayileşme hamlesi başlatıldı. 1980-89 döneminde ekonomisi yılda ortalama %7 büyüdü. İşin daha da iyi tarafı büyümeyi ihracat sürüklüyordu. 10 yıllık süreçte ihracatın ekonomideki payı %8'den %21'e yükselmişti. Bu dönemde enflasyon ortalama %6'ydı ve 1989 sonunda bütçe fazlası verilmişti. 1990'dan sonra büyüme daha da hızlandı ve yılda ortalama %9'a çıktı. Bu yabancı bankaların girişine imkan verilmesi, menkul kıymet ve ticaret yasasının değişmesi, sermaye piyasasının hayata geçirilmesi ile oldu.

Yerel para biriminden borçlanmak için Tayland'da %13 faiz ödemek gerekiyordu. ABD faiz oranlarını %8'den %3'e düşürdü ve yabancı para cinsinden borçlanmak çok daha avantajlı hale geldi. Kurlar belli bant aralığında hareket ettiği sürece kur riski de yoktu. Bu nedenle firmalar yabancı para cinsinden borçlanmayı tercih ediyorlardı. 1996 yılı sonunda firmaların sadece %12'sinde kur riski yoktu. Diğerleri kurun sabit bantta hareket edeceğine güvenmiş ve başka tedbir almaya ihtiyaç duymamışlardı.

Güney Kore 1996 sonunda 558 milyar dolarla dünyanın 11. Büyük ekonomisiydi. Enflasyonu %5'lerdeydi, bütçesi sürekli fazla veriyordu. Kamu borcu çok azdı. Büyümenin motoru ihracat ve yatırımlardı. Yılda ortalama %8 büyüyordu. 1996 yılı ihracat rakamı 130 milyar dolar, yatırım miktarı ise 138 milyar dolardı. Güney Kore ekonomisi bu yıllarda kapalı bir ekonomiydi. Yüksek gümrük vergileri uygulanıyor ve kotalar konuyordu. Avrupa ve ABD kaynaklı araba, elektronik eşya, bilgisayar görmek mümkün değildi. İşsizlik %2'ydi. Kredi imkanlarının bol olması, faizlerin düşüklüğü ve kurların devlet kontrolünde olması nedenleriyle büyük firmalar rahatlıkla borçalanarak yatırımlar yapıyor hatta kendi ülkeleri dışında Brezilya, İskoçya gibi bir çok ülkeye fabrikalar kuruyorlardı. 1990 yılında 49 milyar dolar olan özel sektör ağırlıklı dış borç, 1996 yılında 165 milyar dolara çıkmıştı.

Yeni yatırımların verimsiz olmaya başlaması kar marjını daralttı, iharacatı da olumsuz etkilemeye başladı. Bunun sonucunda 1996 yılı sonunda cari denge açığı 23 milyar dolara yükseldi. Yabancı sermaye kredi vadelerini düşürmeye başladı. Şirketler uzun vadeli yatırımlar yaparken kısa vadeli borçlanıyorlardı. Kur riskinin yanına bir de vade riski eklenmişti.

Kredi derecelendirme kuruluşları ülkenin ve 4 büyük bankanın kredi notunu düşürdü. Kısa vadeli borçalanarak, uzun vadeli borç veren bankalar, kredileri yenilenmeyince likidite sıkıntısına düştüler. Hükümet 2 milyar dolara yakın sermaye desteği vermek zorunda kaldı ve 14 bankanın işlemleri durduruldu. Kurlar kontrolden çıktı ve IMF ile anlaşma yapmak kaçınılmaz oldu.

IMF 57 milyar dolar borç vermenin karşılığında bir çok taviz de aldı: ve başka reformlar yapılmak zorunda kalındı.

Tayland'da ve diğer Güneydoğu Asya ülkelerinde de durum benzerdi. Son anda ne faiz artırımı, ne başka bir şey işe yaramamış yabancı sermaye riski gördüğü anda doğal olarak arkasında ne bıraktığına bakmadan çekip gitmişti.

Benzer kriz Türkiye'de 2001 yılında yaşandı ama Türkiye'deki krizin bazı farkları vardı: Ortak olan nokta ise devalüasyon günü birçok kobi, kağıt üstünde değilse bile fiilen iflas etti. İnsanlar işsiz kaldı, aileler yıkıldı, intiharlar oldu. Kötü niyetli yönetenler zenginleşirken bütün cezayı iyi niyetle çalışan saf vatandaşlar çekti. Kriz sayesinde, gelişmiş ülkelerin isteklerinin yerine getirilmesinin alt yapısı hazırlanmış oldu.

İktidar savaşının gereği olarak kriz çıkartmayı alışkanlık haline getirenler belli aralıklarla bunu tekrarlamaktadırlar. Şu anda kriz için gereken zemin hazırlanmış görünmektedir. Enflasyon mücadelesi adı altında, dış açığa rağmen baskı altına alınan kur patlamaya hazır bomba olmuştur. Umarım bir sonraki krizde şirketler kendilerini korumayı başarabilirler.

Kaynakça: Global Finansal Krizler - Dr. Saruhan Özel - Deniz Kültür Yayınları - Temmuz 2005



Baran Kaya

                               



Görüş, öneri ve eleştirilerinizi çal@kalem'e yazabilirsiniz.

Ana Sayfa