Büyük Oyunun Küçük Parçası: Lübnan
Ortadoğu'da yıllardır dinmeyen kan, İsrail'in Lübnan'a saldırmasıyla şiddetini arttırıp kan gölüne dönüştü. ABD'nin Ortadoğu'da sınırları yeniden çizmeye yönelik planları kapsamında desteklediği İsrail, operasyonun ilk aşamasını gerçekleştirmek ve Hizbullah'ı ortadan kaldırılmak için 34 gün boyunca Lübnan'ı acımasızca bombaladı.
Hizbullah'ın kaçırdığı iki İsrail askerini teslim etmemesi üzerine başlatılan saldırı sırasında 300 kadarı çocuk olmak üzere 1100'den fazla Lübnanlı sivil öldürüldü. İsrail tarafında da 65'i asker olmak üzere 150'den fazla can kaybı olmuştur.
İlk günden itibaren özellikle öldürülen Lübnanlı çocukların görüntüleri dünya kamuoyunda büyük tepkiler doğurmasına rağmen, İsrail ateşkese yanaşmamış ve kan dökmeye devam etmiştir.
İsrail'in, arkasına ABD'nin büyük desteğini almış olması ve orantısız güç kullanması yine de amacına ulaşmasına yetmemiştir. Geçmişte Arap ordularını birkaç sefer dize getirdiği için yenilmez denilen ve bugün dünyanın en güçlü ordularından biri olarak kabul edilen İsrail ordusu, her anlamda kendisinden kat kat küçük olan Hizbullah'ı ortadan kaldıramamış ve sonuçta kazanan Hizbullah olmuştur.
İsrail'in gücü, yalnızca sayıları binlerle ifade edilen savunmasız, masum insanları bombalarla öldürmeye ve yaralamaya yetmiştir. Sonuçta, teröre karşı mücadele ettiğini söyleyen İsrail, terörün en büyüğünü, "devlet terörü"nü yapmıştır. Bu durum hem İsrail'in itibarının zedelenmesine hem de İsrail'e karşı duyulan öfkenin artmasına sebep olmuştur.
İsrail'in Lübnan'a karşı gerçekleştirdiği saldırının nedeninin Hizbullah'ın kaçırdığı İsrail askerleri olmadığı ve bunun ABD ile birlikte Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir aşaması olarak çok önceden planlandığı ortadadır. Nitekim, Lübnan'daki Geçici BM Gücü (UNIFIL)'e göre İsrail'in Mayıs 2000'de Güney Lübnan'dan çekilmesinden bu yana birçok kez sınır ihlali ve bombalama yapıldığı, her iki taraftan onlarca asker ve sivilin öldürüldüğü, askerlerin kaçırıldığı bildirilmesine rağmen çatışmaların tırmanmadığı belirtilmektedir. (1) Dolayısıyla, bu noktada İsrail'in neden daha önce benzer bir tepki vermediği sorgulama konusudur.
Lübnan eski başbakanı Refik Hariri'nin faili meçhul bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından "şer ekseni" içerisinde yer alan Suriye'nin Lübnan'da bulunan askerlerinin çekilmeye zorlanmasıyla başlayan süreç ve Hizbullah'ın seçimler sonrasında parlamentoda temsil edilmesine rağmen bir türlü meşru kabul edilmemesi, bu saldırının daha önceden planlandığını ve uygun zeminin beklendiğini göstermektedir.
Buna rağmen İsrail, Hizbullah'ı bahane ederek saldırdığı Lübnan'da beklenmedik gelişmelerle karşı karşıya kalmıştır. İsrail'in, Şii bir örgüt olan Hizbullah'ı Lübnanlıların gözünde suçlu duruma düşürmeyi amaçlayan planı işlemediği gibi Hizbullah, hem Sünni hem de Hıristiyan Lübnanlılar ve bütün Arap kamuoyu tarafından desteklenir hale gelmiştir. Sonuçta, Hizbullah İsrail saldırısından güçlenerek çıkan taraf olurken lideri Nasrallah'ta halk kahramanı olarak görülmeye başlamıştır.
İsrail'in ve dolayısıyla ABD'nin bekledikleri başarıya ulaşamaması İsrail'i, bugüne kadar kararlarını hiçbir şekilde tanımadığı ve hatta bu saldırı sırasında dört görevlisini öldürdüğü BM'nin kapısına yöneltmeye götürmüştür. Böylece, 14 Ağustos'ta BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı 1701 sayılı karar ile ateşkes sağlanmış oldu.
Bu karar sonrasında Lübnan'da barışı korumak için BM gücü oluşturulması ve Türkiye'nin de bu güç bünyesinde bölgeye asker göndermesi gündeme gelmiştir. Bu aşamada özellikle hükümet kanadı büyük bir hevesle bu göreve talip olmuştur. Nitekim, 5 Eylül'de yapılan oylamayla tezkere Meclis'ten geçmiştir.
AKP hükümeti, bölgede sözü geçen ve güçlü bir devlet olmanın yolunun Lübnan'a asker göndermekten geçtiğine inandığını söylese de bu kararın daha çok, 1 Mart 2003'ten bu yana Türkiye-ABD ilişkilerinde ciddi sorunlara sebep olan "tezkere krizi"ne bir yenisini eklememek ve böylece hem iç hem de dış siyasette ABD ile ters düşmemek için alındığı anlaşılmaktadır.
Hükümet bugün hala Lübnan'a asker gönderme nedenlerini tam olarak açıklayamamaktadır. Oysa, 1 Mart 2003'te tezkereye hayır diyen Türkiye'nin bugün Lübnan'a asker gönderme gerekçelerini de bilmeye hakkı vardır. Özellikle Ortadoğu'da o zamandan bu zamana olumlu hiçbir gelişmenin yaşanmadığı, aksine akan kanın şiddetinin her geçen gün arttığı ve yangının daha da büyüdüğü düşünüldüğünde makul bir gerekçe olmadığı görülmektedir.
Zaten kaynayan bir kazan olan bölgede oluşturulacak BM askeri gücünün nasıl bir sonuç elde edebileceği muğlaktır. Zira, İsrail'in ilk Lübnan saldırısı sonrasında da bölgeye BM askeri gücü yerleştirilmiş olmasına rağmen İsrail'in 1982 yılında Sabra ve Şatilla Kampları'nda yaptığı katliamlar hala hafızalardadır. BM Barış Gücü'nün İsrail'e karşı hiçbir yaptırımda bulunamaması, bu gücün adeta işgalci gibi algılanmasına sebep olmuş ve BM gücü 1983 yılında Hizbullah'ın 300 askerin ölümüne sebep olan saldırısına maruz kalmıştı. Bugünde benzer bir durumun ortaya çıkma olasılığı bulunmaktadır.
Zaten, Lübnan'da böylesine bir vahşet yaşanırken sözleşmesinin girişinde kalın harflerle 'nesilleri savaş felaketinden korumayı başarma' ibaresi bulunan BM, İsrail saldırılarını bırakın engellemeyi "kınama" kararı bile alamamıştır. Daha da acısı BM, İsrail dört görevlisini öldürdüğünde bile, üzüntüsünü bildirmekten öteye gidememiştir. Bu durum akıllara "acaba BM'nin oluşturmaya çalıştığı askeri güç İsrail'in yapamadığını yapmaya yani Hizbullah'ı etkisiz hale getirmeye mi çalışacaktır?" sorusunu getirmektedir. Nitekim, bu sorunun doğruluğu aşağıdaki satırlarda da görülmektedir.
"Hiçbir şey, BM'nin düştüğü durumu BM Güvenlik Konseyi'nin 11 Ağustos'ta ittifakla onayladığı 1701 sayılı tarafgir ateşkes kararından daha iyi ortaya çıkaramaz. Bu karar, bazı açılardan sonu gelmeyen çalışmaların neticesini yansıtan bir uzlaşma olsa da hileli bir şekilde ayrıntılarının çoğunda bir sınır hadisesini yanlış bir şekilde tırmandıran ve savaş hukukunu alenen ihlal ederek sivil hedeflere karşı etkili savaş operasyonları gerçekleştiren ülkenin lehine hususlar içermektedir. 1701 sayılı karar çatışmayı başlattığı için Hizbullah'ı kınamaktadır; İsrail'in bütün Lübnan ülkesine bombalamaları ve topçu atışına yönelik herhangi bir eleştirel yorum yapmaktan kaçınmaktadır; Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik bir hükmü empoze ederken İsrail'in askeri kapasitesi veya politikaları hakkında herhangi bir sınırlama yer almamaktadır; barış gücünün sadece Lübnan topraklarına yerleştirilmesi istenmekte ve İsrail silahlı kuvvetlerinin çekilmesinin gerekliliği konusunda belirsizlik bulunmaktadır; İsrail'in Lübnan'daki işgal ettiği toprağın alanını ateşkesin başlamasından önce % 300 arttırmasından dolayı kınamakta yetersiz kalmaktadır ve Hizbullah tarafından yapılacak "bütün" saldırıların yasaklanmasını isterken İsrail'den sadece "saldırı amaçlı operasyonları" durdurması istenmekte, saldırının tanımı da Tel Aviv ile Washington'daki siyaset yapıcılarının eline bırakılmaktadır." (2)
Aksi taktirde, bugüne kadar İsrail aleyhine alınan BM kararlarının33 tanesini reddeden ve ilk başlarda ateşkes kararına da karşı olan ABD, bu kararın geçmesine izin verir miydi acaba?
Ortadoğu'da sınırların yeniden çizilmesi amaçlandığına göre burada öncelikli hedef gibi görünen Hizbullah'ın aslında daha sonraki planlar doğrultusunda şimdiden bertaraf edilmek istendiği anlaşılmaktadır. İsrail'in Lübnan saldırısının arka planında Suriye ve İran'ın, Hizbullah'a destek veren ülkeler olarak gösterilip, savaşın içine çekilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Yani, ABD'nin İsrail ile birlikte Suriye ve İran'a karşı girişebileceği bir saldırı sonrasında, bu iki ülke ile sıkı ilişkileri olan Hizbullah'ın özellikle İsrail için ciddi bir tehlike oluşturma olasılığı bulunduğu için şimdiden etkisiz hale getirilmesi amaçlanmaktadır.
Bu nedenle, bölgede sınırları değiştirmeyi arzulayan bir güç ve bununla bağlantılı bir proje varken, BM gibi artık tarafsızlığını ve güvenilirliğini tamamen kaybetmiş bir kuruluşun öncülüğünde barış gücü oluşturulması inandırıcı görünmemektedir. Dolayısıyla, oluşturulacak askeri gücün Hizbullah'la karşı karşıya kalmaması gibi bir garanti de söz konusu değildir.
Kabul etmek gerekir ki, ortada masum insanların ölümüne sebep olan ve seyirci kalınamayacak ciddi bir sorun vardır ve çözüm yönünde acil adımlar atılması gerekmektedir. Ama bu şartlar altında kimi kime karşı korumaya gidildiği doğru analiz edilmelidir. Aynı şekilde, bazı durumlarda sorunların çözümü için savaş bile göze alınabilir ama kime karşı savaştığınız da önemlidir.
Halbuki, şu anda oluşturulan BM gücünün İsrail'i özellikle Hizbullah'a karşı korumayı ve Hizbullah'ı etkisizleştirmeyi amaçladığı açıktır. Nitekim, Time Dergisi'nde çıkan bir röportajda, BM Barış Gücü'nde başı çeken İtalya'nın Dışişleri Bakanı Massimo D'Alema "askerimizi Lübnan'a gönderiyoruz, çünkü İsrail'in güvenliğini garanti altına almak istiyoruz" diyebilmiştir. (3)
Bütün bunlara rağmen AKP hükümeti, Lübnan'a asker gönderme kararı alabilmiştir. Yalnız, bu kararın, Türkiye'nin Ortadoğu'daki etkinliğini ve gücünü arttırmaktan çok ABD'nin isteği olduğu anlaşılmaktadır.
ABD, Büyük ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye'yi yanında tutmak istemektedir. Zira, bir süredir ABD'nin "şer ekseni" içerisinde başı çeken ve yaptığı nükleer çalışmalarla hedef tahtası haline gelen İran, İsrail'in Lübnan'da Hizbullah karşısında uğradığı başarısızlıkla birlikte aynı zamanda kazanan taraf olmuştur. Şu anda Ortadoğu'da dengeler hızla İran lehine değişmeye başlamıştır. Nitekim, saldırı sırasında Lübnan Başbakanı'nın ABD Dışişleri Bakanı'nı kabul etmeyip İran Dışişleri Bakanı'nı kabul etmesi bunun en bariz göstergesidir. Bu durum İran'ı ABD ve İsrail için daha büyük bir hedef haline getirmiştir.
Bunun sonucunda, özellikle İran'a karşı girişilecek bir operasyonda Türkiye'nin mutlak suretle ABD ve İsrail'in yanında olması gerekmektedir. Çünkü Türkiye'nin, stratejik nedenlerin dışında, zamanı geldiğinde şu anda Irak'ta provası yapılan Şii-Sünni çatışmasında, Sünni cephenin lideri olarak cepheye sürülme olasılığı bulunmaktadır. Bunun kıvılcımı da Lübnan'da Hizbullah'a karşı girişilecek bir operasyonla çakılacak ve Türkiye İran ile karşı karşıya getirilecektir.
Bu aşamada, uyguladığı politikalarla bu role hazırlanmakta olduğu izlenimi veren Türkiye'nin, ABD'nin bir önceki projelerini incelemesi faydalı olacaktır. Bu durumda, ABD'nin İsrail ile birlikte özellikle son dönemde bu bölgede ortaya koyduğu projelerin birer birer iflas etmekte olduğu görülecektir.
11 Eylül ile başlayan ve teröre karşı savaş açtığını söyleyen ABD'nin, Afganistan ve arkasından Irak'ta içinde bulunduğu açmazdan sonra, İsrail'in Filistin'deki çıkmazı yetmiyormuş gibi birde Lübnan'da içine düştüğü durum Ortadoğu'ya demokrasi ve özgürlük getirecek olanların aslında kan, gözyaşı ve kaostan başka verebilecekleri bir şeyleri olmadığı göstermektedir.
Her gün onlarca kişinin öldürüldüğü Irak, (2006'nın ilk 6 ayında öldürülen sayısı 14,000) şu anda adeta bir iç savaş yaşamakta ve her geçen gün daha büyük bir istikrarsızlık ve belirsizlik içerisine sürüklenmektedir. Aynı şekilde Afganistan'da, elinde 19 bin asker bulunan NATO'nun hala güvenliği sağlayamadığı ve Taliban'ın etkinliğini kıramadığı bilinmektedir. Bu yüzden NATO üye ülkelerden yılbaşına kadar en az 2500 yeni asker daha istemektedir. Böyle giderse Lübnan'da aynı karanlık tablonun parçası haline getirileceği anlaşılmaktadır.
Bu aşamada, Türkiye'nin, tek siyasetleri savaşmak olan ve bu yolla en açık şekilde devlet terörü uygulayan ABD, İsrail ve İngiltere ile birlikte hareket ediyor olması utanç ve kaygı vericidir. Bu nedenle, Lübnan'a asker gönderilmesini tarihsel ve bölgesel nedenlere ve büyük devlet olma sorumluluğuna dayandırılmasının şu aşamada her hangi bir geçerliliği yoktur.
Büyük devlet olmak kendi iradesiyle hareket edebilmek anlamına gelmektedir. Oysa şu anda böyle bir durumun söz konusu olmadığı ve Türkiye'nin öncelikle ABD baskısıyla hareket ettiği açıktır. Büyük devlet olma yolunda, çıkarlarınız doğrultusunda kan akıtmaya ortak olunacaksa varsın olunmasın. Bunu yapanların bugün ne halde olduğu yeterince açık değil midir?
- George MONBIOT, The Guardian - 08.08.2006
- Prof. Dr. Richard FALK, Zaman - 18.08.2006
- Yalçın DOĞAN, Milliyet - 07.09.2006